20 Nisan 2012 Cuma

Komodo Perküsyon Beşlisi

Yine 29. Uluslararası Ankara Müzik Festivali..

Derler ki soğuk memleketin insanları da soğuk olur.

Önyargının gözü kör olsun diyorum bir kez daha.
İsveçli mi miymiş grup?
Neyse, olsun bakalım, aldım biletleri.
Maksat sanatsal etkinliğe katılmak..

Hepsi vurmalı çalgılarda usta.

Gösterilerinde tiyatro, hareket, drama ve eğlenceli birleştiren bir grup.
Makyaj, kostüm muhteşem.
Enerji daha da muhteşem..
İnsan yaptığı işten zevk alır da bütün hücreleriyle mi duyar o zevki?
Ya da insan bütün vücuduyla mı yaratabilir müziği?
Bacakları, gövdesi, kafası, kalçasıyla da mı?
Gözleri bağlı, tek bacağı havada, kalçasında birinin eli varken de mi?
Tersten de mi çalabilir aynı ezgiyi?
Hele final bölümü vardı ki, "yok artık" dedim.
Kocaman bi bateriyi (ona bateri mi deniyo bilmiyorum, cehaletimi bağışlayın) tek başına, zevkten dört köşe olarak çalan birini düşünün.
Sonra gelip, baterisinin her parçasını dört kişinin gelip birer birer kendisine aldığını ve aynı tempoda aynı ritmi çalmaya devam ettiklerini düşünün.
Düşündünüz mü?
Şİmdi de kocaman bi sahnede, o baterinin parçalarının dağınık olarak yerleştiğini ve dört kişinin parçadan parçaya koşarak aynı ritmi hiç kaçırmadan çaldığını düşünün.
Düşünebildiniz mi?
Ben izledim.
Ağzım açık izledim.
Sevimli ve sıcaklıları derseniz yetenekleri kadar üst düzeydi.










Bu kadar enerjik, bu kadar yaratıcı, bu kadar muzur, bu kadar eğlenceli, bu kadar yetenekli, bu kadar kaçık, bu kadar sevimli, bu kadar muhteşem, bu kadar keyifli, bu kadar şeker,  bu kadar şeker,   bu kadar şeker bir grup olamaz!
♥ ♥ KOMODO Perküsyon Beşlisi

Tekrar gelecek olurlarsa iki elim kanda olsa, yıkamakla bile uğraşmada kanlı kanlı koşulacaklar listesine eklenmiş bulunmakta..





16 Nisan 2012 Pazartesi

Hayatın Işıkları Yanınca



Son zamanlarda Serdar Özkan'a takıldım.
O masalsı anlatımına hayran kaldım.
Her kitabının birbiriyle bir yerde kesişiyor olması da ayrıca hoşuma gitti.
Her ne kadar Onu Martı'yla Küçük Prens'le yanyana koysalar da ben bu kitabında küçük Zeze'yi, Güneşi Uyandıralım'ı buldum; cururu kurbağası Adamla birlikte.
Ve yine o içimi burkan, ama aynı zamanda kıpırtadan masumiyetle karışık heyecanını.
Aynı şekilde her ikisinde gözlerimde beliriveren damlaları.
Çok akıcı diliyle 1 günde bitirdim.
Hem sonuna gitmek isteyerek okuduğum, hem bitmesin diye okumaya kıyamadığım, narin, kırılgan, çocukluğun o saflığına ve enerjine sahip bir kitaptı benim için.

Bir yunusla arkadaşlık eden bir çocuk ve hayata kırgın

15 Nisan 2012 Pazar

Ferhat Göçer'le Bir Gece

Gecikmiş bir post olmakla birlikte es geçmek istemedim.
Ferhat Göçer'i nasıl bilirsiniz bilmiyorum.
Şahsen benim gözümde sesi güzel olmakla birlikte, biraz mıy mıy olan, efendilkten kırılan, topu topu 4-5 şarkısını bildiğim, onların da en fazla 2 tanesini sevdiğim bir arkadaştı kendisi.
Sanırım kendisiyle ilgili takdir ettiğim tek şey; mesleği dışında başka işlerle uğraşıp onlarda başarılı olmasıydı.
(Kendime yakın bulduğum için olsa gerek)





Çok sevdiğim bir arkadaşımın telefonuyla kendimi konserde buldum.
"Sana da bilet alıyorum"
"Ama ben pek sevmem.... ama biz Newcastle'a gidecektik.. Ama ama..."
Ne söylediysem çürüttü, ben de pes ettim. İyi ki de etmişim.

Efendilik evet, oldukça geçerli.
Ama o mıy mıy dediğim adam Özdemir Erdoğan'dan Quenn'e kadar kimlere kimlere dönüşmedi.
Şarkılarını bilmiyorum diye boşuna endişelenmişim çünkü zaten bilinen şarkıları söyledi.
Desperado'yu dinlemeyi beklediğim ennn sonnn konserdi onunkisi.
Ağzım açık, gözlerim kocaman, yüreğim mest olmuş bi şekilde ayrıldım konserden.
Ve gerçekten çok ama çok iyi bir sesi var!




Ömür Gedik de konsere gelmiş, en ön sıradan izliyordu Ferhatını.
Şarkı da söylediler birlikte ama nedense ayağa kalkma gereği duymadı hatun.


Sonuç olarak; güzel bir geceydi.
Gidilebilir konserler ve "iyi ki"lerimiz arasına ekliyoruz Ferhat Göçer'i..

14 Nisan 2012 Cumartesi

Augsburg Ballet Theatre

Augsburg Ballet Theatre Ankara'da!


29.Uluslararası Ankara Müzik Festivali başladı.
Modern dans başlığı altındaki gösteriler benim için "kaçırılamaz" statüsündedir.
Hazırlanın dedim sanatsever arkadaşlarıma, gidiyoruz.
Herkesle gidilmez şimdi oraya, uykusu gelen gözleri küçülen, kızların kıyafelerine mest olan, daha kötüsü erkeklerin kıyafetlerine sinir olan insanlarla hele aman diyim!
Yanımıza sanattan anlayan, estetik zevk sahibi insanları aldık ve tam başlama saatinde kapıdan girdik.
Işıklar kapandı, spotlar yandı.
Yumuşacık bi müzik başladı.
Bembeyaz giyinmiş insanlar çıktı sahneye.
İnsan dediysem, lafın gelişi.
Onlara insan demek haksızlık olur. Daha doğrusu sorarlar adama, onlar insansa sen ne oluyosun diye.
Benki dans eğitimi almış, düzenli spor salonuna giden biri olarak, kendimi kalas gibi hissettim onları izlerken (öncesinde mideye indirdiğim kocaman tavuklu pita ve patateslerin de etkisi büyüktür bunda)
Öyle zarif, öyle narin, öyle kuğu, öyle martıydı ki hepsi, büyülenmemek mümkün diil.
Figürleri geçtim, sadece adım atarken bile  tüm kaslarını çalıştırarak, tüm bedenleriyle hissederek hareket ediyorlar, izlerken bile hissediyorsun bunu.
Tek eksi, telif hakları nedeniyle gösteride fotoğraf çekimine izin verilmiyor oluşuydu.
Büyülenip çıktık, harika bi geceydi.
Dansçı bayanların güzelliğine, beylerin "Zeus'un torunları mı acaba" düşüncesini akla getiren çekiciliğine hiç girmicem, çıkamam biliyorum.

O gazla kızılaya yürüyelim dedik, pitalar oturdu tabi midemize onları görünce.
Onu da gözümüz yemedi.
Ve karar:
Ekim itibarıyle yeniden dans çalışmalarına katılıyoruz.
Hadi bakalım, Ekim ola hayrola..

11 Nisan 2012 Çarşamba

İlk Mimim: Büyüyünce Olcam



Blog dünyasının taze katılımcısı olaraktan mim olayını çözmeye çalışırken bir de baktım "mimlendiniz sayın NarÇelen" diye bi mesaj.
Kuul'umsu Kadın beni mimlemiş.
Ama pek de zor sorular sormuş.

İlk defa mimleniyor olmanın heyecanı ve bu mimin çok merak ettiğim bir bayandan gelmesi mutluluğuyla cevap vereyim:

1. Yemek Olsam ne yemeği olurdum?
kumpir

Zannımca ben kumpir olurdum.
Eline ne geçerse herşeyi içine at, karıştır.
Ondan kalmamış, bundan yok diye kasmana gerek yok, herşeyi kaldırır bu kumpir, her malzemeye uyum sağlar.
Alakasız malzemelerin birleşiminden ortaya çıkar ama ne patatestir, ne de içine konulan malzemelerdir.
Bulduğu her kursa gidip, herşeyden az çok anlayan ama hiçbirşeyi mükemmel yapamayan bendeniz gibi..
Estetik kaygısı da yoktur. Onun görünüşünün lezzetliliği karmaşıklığıdan gelir.
Büyüyünce süper karışık kumpir olcam!


2. Müzik aleti olsam ne olurdum?
Hep piyano olmak istemiş bir mızıka olurdum.
Başta, büyük büyük müzik aletlerine göre "taşınması kolay, arka cebime atar giderim" diyerekten alınan alınan, ancak hanya ve konya kısımları üfürünce farkedilen bir mızıka.
Tamamen üfleyene göre ses verir mızıka.
Kiminin elinde alıp rüzgarla birlikte savurur götürür yüreğini.
Kiminin elinde baş ağrısına, çin işkencesine dönüşür.
Sevdiğine cenenti yaşatır, sevmediğine cehennem azabını.
Büyüyünce mızıka olcam!

3. Araba olsam hangisi olurdum?

Hatırladığım en eski oyuncağım kırmızı vosvosumdu.
Sonradan ne şarjlı ne kumandalı arabalarım oldu da hiçbiri yerini tutmadı o plastik, ip bağlayıp çeke çeke sürdüğüm ufaklığın yerini.
Hayallerimi hep bi vosvos süsledi.
Ama cesaret de edemedim yolda mı kalır, tır tırr tırrr mı gider diye.
Ve wolksvagen yenisini çıkardı.
Beetle olurdum kesinlikle.
Hem eskinin o vazgeçilmezliği, hem yeninin konforu birarada.
Ve kesinlikle kırmızı bi beetle olcam büyüyünce!


4. Aylardan Hangisi Olurdum?
Doğduğum ay olduğu için diil, kesinlikle o yüzden diil.
Eylül olurdum.
Yazın o çoşkusu, haşarılığı geçmiş, ama henüz okul-iş telaşı da başlamışken..
Yaz anıları hala aklında, aynı zamanda silkelenip kendine gelinen, karnı tok, dingin, huzurlu, ayakları yere basmış ama mutlu..
Sonbahara az kalmış ama hala sıcak..
Güneşi kavurmayan ama üşütmeyen de..
Tatil yerlerinin sakinleştiği, büyükşehirlerin dolduğu, yeni dönem başlamadan önceki o son kaçamakların tadı hiçbirşeyde olmayan..
Aynı zamanda yepyeni bir yıla başlamanın heyecanını, umudunu taşıyan, 
ajandaların endekslendiği Eylül olurdum.
Evet mesleğimle, okulla içiçe olmamla ilgili olabilir.
Ama güzeldir Eylül, sıcaktır, sevimlidir, dingindir.
Sevgili Eylülde gelir.
Yollarımız o Eylül akşamında kesişir.
Sevilen 18 Eylül geçse de hep hatırlanır.
Gece gündüz Eylülde eşitlenir.
Eylül güzeldir, özeldir.


5. Ayakkabı olsam hangisi olurdum?

Dolgu topuk sandalet olurdum.
Ne yorar, ne sıkar.
Hem rahattır hem şık.
Kotla da giyilir, etekle de.
İfil ifildir, terletmez.
Ama acıtmak isteyegörsün, vurmakla bırakmaz direk su toplatır.
Büyüyünce bilekten bağlamalı dolgu topuklu sandalet olcam!


6.Kıyafet olsam hangisi olurdum?
 İtiraf en çok bunu düşündüm, hem hepsi olmak istedim hem hiçbiri uymadı.
Önce mini etek olurmuşum gibi geldi, yok dedim bahçıvan kot mu olsam?


Son kararım şişme yelek olcam.
Böyle kolları olmayan ama kapşonu olan, ille de cepleri olan, hangi havada giyilmek üzere üretildiği belirsiz,
Ama alışınca da vazgeçilmeyen cins bişey olcam ben :)

7. Renk olsam hangisi olurdum?
mor

Bak bu kolay işte:
Kesinlikle mor olurdum.
Varsın bazıları depresif sansın, dalgaboyu en küçük, frekansı en büyük, yaratıcılığı tetikleyen,
Enerjik renk.
Büyüyünce mor olcam ben!


8. Hayvan olsam hangisi olurdum?
Hehhee, tabi ki kedi olurdum.
Kendisine verilen mamaya minnet duymak yerine "ben sana bana mama vermen için lütfediyorum" diyen :)
kucakta mır mırr, 
kalorifer başında mırr mırrrrr,
yemek yerken mırrrrrrrr
çok sıkıştırılmayı sevmeyen, 
evde herşey benim istediğim yerde durmalı diyen, beğenmediği eşyayı pati atıp deviren.
garfield
Hem de Garfield olurdum.
Tembel, uykucu, üşengeç :)


9. Şu anda okuduğun kitabın 137. sayfasında neler var?
Şu an 2 kitabı aynı anda okuyorum.
Birinin 137. sayfasında "zeki kadın,kendinden geçmiş görünen kocasının kendini, kaçınılmaz yenilgiye ısındırmak için buhranlar geçirdiğini seziyordu" diye başlayan bir cümleyle Hürrem'in Sultan Süleymanı parmağında oynatınışını anlatıyor.
Diğerinin 137. sayfasına bakıyorum:
"Genç kadın kendini zor tutuyordu, keşke açıklayabilseydi. keşke neler olduğunu anlatabilseydi" diye başlayan bilinçaltı korkularımızın ilişkilerimizi nasıl etkilediğini anlatan psikolojik bir roman.

Benden bu kadar efendim..
Şimdi mimleme zamanı
Sihirtozu
Amigdalan konuşmalar
Asabi bakire 
Buyrunuz efendim..

3 Nisan 2012 Salı

Oje Paradoksu

Oje sürmeye bayılıyorum.
Son zamanlarda en çok takip ettiğim postlar yeni ojelerle ilgili olanlar.
Sağolsun bakımlı hatunlar şişeyi göstermekle kalmayıp, bir de sürerek ellerinde duruşuyla fotoğraf çekip ekliyorlar.
Bayılıp bayılıp gidip o ojelerden arayıp buluyorum bulmasına da gel gelip sürme kısmı.




Lütfen biri bana o ojeleri nasıl olup da taşırmadan, bulaştırmadan, hepsini aynı çizgide tüm tırnaklara nasıl sürüldüğünü anlatabilir mi?
Çok rica etsem, lütfen desem, çok dua etsem??




Artı bu kadar düzgün kalması için kaç saat beklemek gerekiyor kurumasını?
Ve benim ojelerim neden hep yastık izli olmak zorunda?
Rica etsem golden rose, flormar ya da china glaze ya da alix avien farketmez, yeni bir akım başlatabilir mi?

Bahara


Bahar gelmiş nihayet memleketime..
2 haftadır hissettirmişti zaten ama emin olamıyor insan.
Kot monta hemen alışıveriyorsun da sonrasında tekrar kalın montlara dönmek dokunuyor insana.


Çiçek açan ağaçları, 
Sıcacık güneşi,
Tek parça ifil ifil kıyafetleri,
Açılan penceleri,
Mis kokularıyla bahar gelmiş bahar..


Hayat baharda daha bi güzel yahu!
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...