sevdiğim yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sevdiğim yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Şubat 2016 Salı

Yıl 2016, "Sibel" olmak neden bu kadar zor? Gerçek bir başarı hikayesi..

Dün kadın olmanın bu ülkede ne kadar zor dolu olduğunu anlattığım bir mim cevaplamıştım. 
Bugün de tesadüfen Miras Erist’in geçen yıl paylaştığı bir yazıyı okudum.
Bir kadın hakkında, kahraman bir kadın hakkında.
Hikaye dediğime bakmayın, gerçek bir hayat anlatılan. Aslında çok olması gereken, sırdan olması gereken.
Ama bizi sıkıştırdıkları o “bir başına kadınsın, sen yapamazsın, dizini kırıp uslu uslu oturacaksın, kan tükürüp kızılcık şerbeti içtim diyeceksin” dayatmalarına yenik düştüğümüz için çok az olan, alkış alan bir hayat hikayesi.
Okuduktan sonra paylaşmak için iznini istedim.
İstedim ki herkese ulaşsın, paylaştıkça çok olsun, umut olsun, cesaret olsun. Benzer durumdaki herkes bir Sibel olsun. Böylece artık bu hikayeler içimizi açan değil, sıradan olan hikayeler olsun. Sağolsun izin verdi paylaşmama.

28 Kasım 2015 Cumartesi

Anne olmasaydın anlardın

Yeni blogları incelerken çoğunlukla karşıma anne blogları çıkıyor. "pamuğun annesi, pamuk'lu hayat, pamuk ve biz.....vs." Aklıma okuduğum bu yazı geldi. Paylaşmadan edemicem. Kalemine sağlık..



"1984 yılında günlüğüme yazmışım:
Annem Banu’larda kalmama izin vermedi. Bence çok ayıp bu yaptığı. Ve bana sebep olarak. “Anne olunca anlarsın, sen istersen çocuğunu sürekli sokağa gönderirsin, gider hiç eve dönmez” dedi. “Anne olunca anlarmışım kadar saçma bir sebep yok!”

Sonra ben anne olmadım, annem "anne olunca anlarsın"larını önce azalttı, sonra kesti.

Sonra yaşıtlarım, arkadaşlarım birer birer anne olmaya başladı.

14 Ekim 2015 Çarşamba

Ankara diye bir şehir yoktur. Ankara diye insanlar vardır!

Terörün her türlüsünü kınıyorum da, Ankarama uzanan eller gani gani kırılsın!!


“Ankara diye bir şehir yoktur. Ankara diye insanlar vardır.”
Var ya, can evimden vuruldum resmen. Nasıl da yerinde bir ifade.!
Doğru.
Ankara diye insanlar vardır.
Ve o insanlar, güven demek, sahicilik demek, vicdan demek, merhamet demek, birlik beraberlik, kenetlenmek demektir. Huzur demektir. Neşe, coşku, ferahlık, aidiyet demektir. Ya da benim aklıma ilk bunlar geliyor. Çünkü benim Ankara’larım öyle.
Nedense sonbahar geldi mi daha çok özlüyorum memleketimi.. Ekim yumuşak geçer, gündüzleri ılık, geceler serin..
Ankara’m, Kasım geldi mi kasımpatı kokar. Kokusu yoktur ki dersiniz şimdi.. Bir çeşit vardır kokusu, Kasım’larda Atatürk kokar Ankara..

18 Kasım 2014 Salı

Zengin koca bulma isteğine yetkili bir merciden açıklayıcı bir yanıt verilmiş..

Bugün okuduğum ilginç bir yazıyı paylaşmak istedim.
Kendini güzel bulan ve zengin bir adamla evlenmek isteyen bir genç kız ünlü bir işadamına e-posta yollamış.
Takdir etmek lazım, aslında gerçekten girişimci bir karakterin göstergesi.
Arkadaşları ile kafede taktik türetmek yerine ilgili merciye danışmış.
İş adamı da oturup kıza detaylı bir cevap yazmış.

4 Aralık 2013 Çarşamba

Günün sözü


"Düşmanların mı var?
Ne hoş. Bu hayatta bazı konularda karakterli bir duruş sergilemişsin demektir."


<Churcill>

18 Kasım 2013 Pazartesi

Geriye kalanlar


23. Uluslararası Eğitimde Yaratıcı Drama Seminerini bitirdik.
Dolu dolu eğlenilen saatler, 
uygulamaya geçirilecek fikirler,
yeni dostluklar 
ve bir cümle kaldı bu seminerden geriye:

Sesini değil, sözünü yükseltmeli insan.
Çünkü gök gürültüleri değil, yağmurlardır yaprakları yaşatan..
<William Shakespeare> 



17 Eylül 2013 Salı

bugün


Nasıl bir şeymiş ki bu aşk, 
insan sevdiğinden ayrılınca hayatı yedeğe alıyor, 
yaşıyormuş gibi yapıyor ve herşeyi kafasına yazıyor.
Bir gün aşkına kavuşacak, 
bir bir anlatacak o yedekte yaşadığı hayatı.."

<Buket Uzuner_Su>

15 Ağustos 2013 Perşembe

Bugün


Çocukluk,

Gece yarısı tuvaletten odana koşarken
kimsenin seni yemediğine sevinmektir.

Bugün fena halde, 
büyüyünce çocuk olmak isteğim var..

31 Temmuz 2013 Çarşamba

bir cümle


"İtiraf etmeliyim ki aziz okur, benim ömrüm, her birini gebertmek istediğim insanlarla aramdaki buz dağlarını eritmeye çalışmakla geçiyor."
Bir Dublörün Dilemması isimli kitap tanıtımına bakarken karşılaştığım, beni benden alan cümle.

Yurtdışında açlıktan kıvranırken köşede dönerci bilmem ne usta tabelasını görmek gibi geldi bana..

16 Haziran 2013 Pazar

Canı Cehenneme

Canı cehenneme rahat uyuyanın! 

Kapısını örtenin, perdesini çekenin!

Yüreği yalnız kendiyle dolu olanın!

Duvarları ancak çarpınca görenin!

Canı cehenneme!

Başkasının yangınıyla evini ısıtanın..”



-Şükrü Erbaş

15 Nisan 2013 Pazartesi

Bir güzel hikaye



Çok sevdiğim bir hikaye vardı, uzun zamandır tamamını hatırlamaya çalışıyorum.
Buraya yazıyorum ki, her ihtiyaç duyduğumda açıp tekrar okuyabileyim:
“Deniz kıyısında bir ihtiyar taşçı kayayı yontmaktadır.Güneş onu yakıp kavurur.O da Tanrıya yakarır “keşke güneş olsaydım” diye."Ol" der Tanrı. Güneş oluverir.Fakat bulutlar gelir örter güneşi, hükmü kalmaz.

26 Eylül 2012 Çarşamba

Ayrılık Sonrası Sendromları: Serdar Ortaç Sendromu Yükleniyor %78

Pucca severler zaten okumuştur.
Komik, eğlenceli, biraz ergen işi olmakla birlikte on ikiden vuran psikolojik analizleri olan bir kitap "Küçük aptalın Büyük Dünyası".
Kafa dağıtmak, rahatlamak için birebir.
Dili zaman zaman argoya kayıyor ve küfür içerikli.
Kitapta en sevdiğim, dönüp dönüp okuduğum kısmı paylaşmak istedim.
Kendinden birşey bulmayanı görmedim.
+18 dir, affınıza sığınıyorum..

Tehlikeli bir masal ya da hayal kırıklığı denizi için can yeleği; ŞİMDİ DE SİZ SOYUNUN PRENSİM!

İnandık, güvendik ve sonunda kaç defa sokulduk bir yılan tarafından?
Yılanın zehri miydi  acımızın nedeni damarlarımızda dolaşan,
yoksa o yılana en karanlık odalarınızı açmış olmak mı?
Derinlerde bir prens yatıyor olan inancımız mı daha güçlüydü yoksa o prense ulaşamamış olmanın getirdiği başarısızlık duygusu mu?
Her seferinde akıllandım diyip kaç defa daha bulduk kendimizi hayal kırıklıkları arasında?
Kaç defa azmedip kalktık ayağa?
Kaç defa kül olduk?
Kaç defa külleimizden güle döndük?
Ve kaç defaya yetece gücümüz küllere, küllerden güllere dönmeye?
Ben çok soyundum, buyrun şimdi de siz soyunun prensim..

Padişahla karısının bir türlü çocuğu olmuyormuş, ne yapmışlarsa bir çocuk sahibi olamamışlar.
Bir gün yaşlı, uzun sakalları beyaz bir adam saraya konuk gelmiş, padişah adamı çok sevip akşam yemeğine alıkoymuş.
Yemekten sonra sakallı ihtiyar, '' Galiba sizin meyveniz yok,'' demiş.
Padişah hemen atılmış ''Her meyveden var, ne istersiniz?'' demiş.
''Yok,'' demiş ihtiyar, ''onu söylemiyorum, galiba sizin çocuğunuz yok, onu söylemek istiyorum.''
Padişahla karısının gözleri dolmuş, ''Çok istedik, ama olmadı,'' demişler.
''Peki'' demiş ihtiyar, '' ben size bir yol göstereceğim, dediklerimi yaparsanız bir çocuğunuz olur.
Ülkenin en ucundaki dağın tepesinde bir pınar var, baharın yaza bağlandığı gece, tam sabah olurken, mehtap batmadan, güneş de çıkarken çırılçıplak o pınara girip yıkandıktan sonra, ''hayırlısı neyse o olsun'' deyip birbirinize kavuşacaksınız.
''Yaşlı adam bunları söyledikten sonra odasına çekilmiş, ertesi sabahta kimseye görünmeden saraydan ayrılıp gitmiş.
Padişahla karısı, büyük bir kalabalıkla yola çıkmışlar, dağın başındaki pınara girip yıkanmışlar, sonra da çadırlarına çekilip yataklarına girmişler.
Padişahın karısı, '' Allahım bize bir evlat ver de nasıl verirsen ver,'' demiş.
O gece padişahın karısı hamile kalmış. 

Aradan dokuz ay geçmiş. Doğum vakti gelmiş.
Saraya en ünlü ebelerini çağırmışlar. Ama sultan bir türlü doğuramıyormuş.
Kentte babasıyla ve üvey annesiyle yaşayan çok güzel ve çok fakir bir genç kız varmış. Padişah, öfkesinden karısını doğurtamayan bütün ebelerin başını vurdurtmuş.
Bunu duyan kötü kalpli üvey anne, saraya gidip, '' Benim bir üvey kızım var, sultanı doğurtsa doğurtsa o doğurtur,'' demiş.
Bunun üzerine saraydan adam gönderip kızı çağırtmışlar.
Kız başına ne geleceğini anlamış, doğru annesinin mezarına gitmiş, annesinden akıl sormuş:
 ''Anneciğim ben ne yapacağım, hiçbir ebenin doğurtamadığı sultanı doğurtmak için beni çağırdılar, benim de kellemi kesecekler.''
Tam o sırada aksakallı ihtiyar peydah olmuş mezarın yanında, ''Ağlama kızım, '' demiş, '' ben sana ne yapacağını anlatacağım, dediklerimi yaparsan kelleni kurtarırsın.''
Sonra kıza ne yapacağını anlatmaya başlamış.
''Sultan benim dediklerimi tutmadı, hayırlısını isteyeceğine, ne olursa olsun dedi, bu yüzden de evlat yerine karından bir yılan taşıyor şimdi, sen saraya gidince, hemen bir kazan süt isteyeceksin, sütün kokusunu alan yılan da çıkacak.''
Kız saraya gitmiş, ihtiyarın dediklerini yapmış.
Gerçekten de sultan, kocaman, kara bir yılan doğurmuş.
Hemen padişaha haber vermişler. Sultan hanım ağlamış, ''Ne yapacağız'' diye bir zaman çırpınmışlar, sonunda ''Yılan mılan, evlat evlattır,'' deyip yılanı kimseye göstermeden sarayın arka odalarından birine yerleştirmişler.
Ülkede de padişahın bir evladı oldu diye şenlikler yaptırmışlar.

Aradan yıllar geçmiş, arka odada bırakılan kara yılan büyümüş, bir gün padişah babasına haber göndermiş, ''Ben artık evlenmek istiyorum'' demiş.
Padişah, ne yapsın, bir tanecik evladı. Vezirlerden birinin kızını oğluna istemiş.
Düğün yapılmış, gelini gerdeğe sokmuşlar, ertesi sabah kapıyı bir açmışlar ki, kızın cesedi bir köşede yatıyor. Yılan kızı sokup öldürmüş.
Başka bir vezirin kızıyla evlendirmişler. Yılan onu da sokup öldürmüş.
Saraydaki kızlar birer birer öldükten sonra, halktan kızlarla evlendirmeye başlamışlar yılan prensi, o kızlar da ölmüş.
Genç kızlar saraya gelin gidip birer birer ölüyormuş.
Halk, prensin yılan olduğunu bilmiyormuş, ama prensle evlenen bütün kızların öldüğü memlekette yayılmış, herkes kızını memleketten kaçırmaya çalışıyormuş.

Bir gün yılanı doğurtan ebe kızın üvey annesi, saraya gitmiş, ''Benim çok güzel bir kızım var, sultanı da zaten o doğurtmuştu, prensin dilinden o anlar, onunla evlendirin prensi,'' demiş. Hemen kadının evine adamlar gönderilmiş, kız babasından istenmiş, adamcağız ne yapsın, padişaha hayır diyecek hali yok ya, kızını vermiş.
Bunu duyan kız öleceğini anlamış, hemen annesinin mezarına koşmuş yeniden.
''Anneciğim, beni prensle evlendirecekler, ama prens bir yılan. Beni de öteki kızlar gibi sokup öldürecek, genç yaşımda öleceğim,'' demiş.
Kız annesinin mezarı başında ağlarken, beyaz sakallı ihtiyar görünmüş yeniden. ''Ağlama'' demiş, ''yılan kılığındaki prens aslında çok yakışıklı bir delikanlıdır, dediğimi yaparsan insan haline döner, çok mutlu bir hayat sürersiniz.''
''Seni gerdeğe sokacakları zaman, üstüne kırk gömlek giyeceksin. Sen odaya girince yılan, sana soyun diyecek, sen bir gömleğini çıkart, sonra da ona, 'şimdi de siz  soyunun prensim' de, o da derilerinden birini çıkartacak, sonra sana yeniden 'soyun' diyecek. Sen yine ikinci gömleği çıkarttıktan sonra ona 'şimdi de siz  soyunun prensim' diyeceksin, böyle böyle ona kırk derisini de çıkarttıracaksın, kırkıncı derisini çıkarttıktan sonra yakışıklı bir delikanlıya dönecek. AMA SAKIN OLA Kİ, O BÜTÜN DERİLERİNİ ÇIKARTMADAN SEN SOYUNUP ÇIPLAK KALMA. O DERİLERİNİ ÇIKARTMADAN SOYUNURSAN, SENİ ÇIPLAK GÖRÜRSE SOKUP ÖLDÜRÜR.''
Kız hazırlanmış, alıp saraya götürmüşler, düğün olmuş, sonra kıza gerdeğe gireceksin demişler, kız da ihtiyar adamın dediği gibi kırk gömlek giymiş üstüne, her şey ihtiyarın dediği gibi olmuş.
Bir kız çıkarmış gömleğini, bir yılan çıkarmış derisini, birlikte soyunmuşlar.
Sonunda kırkıncı deriden de sonra yılan çok yakışıklı bir delikanlı olmuş, ikisi yıllarca mutlu yaşamışlar.

Ahmet Altan_Tehlikeli Masallar adlı kitabından..


23 Haziran 2012 Cumartesi

Bayıldım

Kaç kere okudum bilmiyorum.
Ben buna bayıldım, oku oku doyamadım.
Güzel insanlara:
Güzel insanlar oluşurlar..



8 Mayıs 2012 Salı

Pişmanlıklar bizden uzak ..




Bir insanın yaşayabileceği en büyük pişmanlık;
ömrünün sonuna vardığında rüyalarını yaşamamış olduğunu görmektir!
Ömrünün sonuna hatta ortasına gelip bir sabah uyandığında,
cesaretli davranmadığını,
yıldızlara uzanmadığını,
potansiyelinin onda birini bile gerçekleştirmediğini fark etmek insanın kalbini kırar.
Bu konuda bana güven!
Örneklerini her gün görüyorum.
Ömrümüzün sonunda yüreğimizi pişmanlıkla dolduran şey,
aldığımız riskler değildir.
En büyük hüznü hissetmemize yol açan şey,
almadığımız riskleri,
kaçırdığımız fırsatları,
yapmadıklarımızı düşünmektir.
Hayatını “çekingen” biri olarak yaşama dostum.
Çık arenaya, eleştirileri unut!
Sana verilen günlerin armağanıyla özgürce ve büyük oyna.

Hayat kısa, yıllar tıpkı sıcak kumsalda parmaklarının arasından akan kumlar gibi çabucak kayıp gidiyor.
Sen parıldamak, yeteneklerini gün ışığına çıkarmak için yaratılmışsın.
Hayatta bir tek başarısızlık vardır, o da denememektir.

En büyük başarısızlık, en yüce oyunu oynamak istememek, seni ürküten yerlere doğru yürümemektir!”

Robin SHARMA

3 Mart 2012 Cumartesi

Gül ve Tilki


‎"Benimle oynar mısın?" dedi küçük prens. "Çok mutsuzum."
- "Hayır," dedi tilki. "Oynayamam; evcil değilim ben."
+"Evcil ne demek?"
-"Genellikle ihmal edilen bir iş," dedi tilki. "Bağlar kurmak anlamına geliyor."
+"Bağlar kurmak mı?"
Tilki, "Yani," dedi, "örneğin sen benim için hala yüz bin öteki çocuk gibi herhangi bir çocuksun. Benim için gerekli de değilsin. Senin için de aynı şey. Ben de senin için yüz bin öteki tilkiden hiç farkı olmayan herhangi bir tilkiyim. Ama beni evcilleştirirsen, birbirimiz için gerekli oluruz o zaman. Benim için sen dünyadaki herkesten farklı birisi olursun. Ben de senin için eşsiz benzersiz olurum.." 


......................


‎"Çok güzelsiniz, ama boşsunuz benim için," diye sürdürdü sözlerini küçük
prens. 
"İnsan sizin için ölemez. 
Doğru, gelip geçen biri için benim çiçeğimin sizden hiçbir farkı yok.
Ama o benim için yüzlercenizden daha önemli; 
çünkü suladığım, cam bir fanusun altına koyduğum,
önüne siperlik yerleştirdiğim çiçek o.
Çünkü tırtılları ben onun için öldürdüm (Birkaç tanesini bıraktık, sonradan kelebek oldular.).
Çünkü yakındığı, ya da övündüğü, ya da hiçbir şey söylemediği zamanlarda dinlediğim çiçeğim o benim.
Çünkü o benim çiçeğim."

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...